Bıkkınlık-Bitkinlik.

Yanındakinin sadece bir yabancı olduğunu anladığında aslında her şey için çok geçti. Çünkü çoktan içini açmış, onu oraya bir yerlere almış ve koparamamacasına bağlamıştı. Yan yana yatmanın sadece bir gereklilik olduğunu fark ettiğinde bir şeylerin olduğunu anladı. Ya da bir şeylerin hiçbir zaman olmadığını…

Daha önce çok defa başına gelse de her seferinde unutuyordu nasıl başa saracağını bu hikayeyi. En başta nasıl bir yabancıysa adam yine o yabancı olmalıydı belki. Çünkü bu kadar tanıdık ama bir bu kadar uzak oluşu en çok yaralayan şeydi onu.

Bir yolu elbet bulunurdu bulunmasına da, artık o kadar yorgundu ki sadece ‘yine mi?’ diyebiliyordu. Zamanla fark etmişti ki çok mutsuzluk diye bir şey yoktu. Sadece mutsuzluk vardı. Ve en mutlu olunması gereken zamanlarda hissedilen şey o salt mutsuzluksa bu kıyılarda debelenmeye gerek hiç yoktu. Başka bir yere gitmeliydi…

Tanıdık yabancıyı, sadece yabancı yapabilmeliydi yeniden. Bütün ezberleri yine bozmalı, bütün alışkanlıkları yine yıkmalı, bütün hayalleri yine unutmalıydı.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Ya bu özlem bitsin, ya sen geri gel.

Çok özle istiyorum beni. Sıcak bir Temmuz’un yağmuru özlediği gibi. Küçük bir çocuğun işe giden annesini özlediği gibi. Rejimdeki bir kadının çikolotalı sufleyi özlediği gibi. Aşksız kalan bir ruhun tutkuyu özlediği gibi. Gurbetteki öğrencinin şehrini özlediği gibi. Kış ortasında bir martının baharı özlediği gibi. Benim seni özlediğim gibi…

Ben çok özledim seni. Hadi sen de özle beni. Sonra ara. Arama ya da çık gel. Kapı çalsın karşımda sen, telefon çalsın üzerinde adın, kapının önüne çıkayım orada bekleyen sen. Kalbim ağzımda beklemeyi, oturduğum yeri bilmemeyi, karın ağrısıyla sızlanmayı bile özledim.

Gel hadi.

Aside | Posted on by | Leave a comment

‘öyle dalmışız ki düşlere, hayallerimiz paslanmış.’

Kafa karışıklığı dolu bir gün daha diye düşündü. Çözmeye çalışıyordu sebebini hissizliğinin. Meğer o kadar da kolay değilmiş birine aşık olmak, birinden hoşlanmak, birini sevmek diye düşündü. O kadar zor gelmiyordu önceleri, ya da bu kadar karışık. Şimdi istediği pek çok özelliğe sahip bir adam vardı ama o özelliklere aşık olamıyordu. Bir de diğer tarafta istemediği pek çok özelliğe sahip bir adam vardı, onu da kafasından atamıyordu. Orta yolu bulmak imkansızdı sanki, bu denklemi çözmek de.

Rüyasında upuzun ve dar bir sokakta yürüyordu. Her kapıyı çalıyor yol üzerindeki ama kapı açıldığında hiçbir şey demeden uzaklaşıyordu. Rengarenkti kapılar, mavi, beyaz, sarı, bordo… En sonunda sokağın sonuna geldi. Üstüne hırka almayı unuttuğunu fark etti. Tekrardan geri dönmesi gerekti ama arkasını döndüğünde geldiği o dar sokağın yerinde upuzun bir duvar vardı. Geri dönmek için çok geçti, uyandı.

Uyanmak her zaman uyanık olmak değildi aslında. Uyanıkken de uykusunu hayallerinde devam ettirebilirdi. Hem de hayaller rüyalar kadar acımasız ve tekinsiz değildi. Hayallerde kontrol ondaydı. Ve o bunu seviyordu. Canı acımasın diye her şeyi yapabilirdi… Yeter ki kötü şeyler görmesin. Ondan hayalinde mutlu olduğu insanla olduğunu düşünüyordu hep, sevdikleri o şarkıyı bir kulaklığı paylaşarak bir teknede dinlediklerini. Çok gerçek bir hayaldi, yaşanmış bir hayaldi, ‘keşke yine yaşansa’ bir hayaldi. Ama işte gerçekler rüyadaki duvar gibiydi. Hayal bittip arkasına baktığı anda önüne dikiliyordu. Yanındaki yüzler başkaydı, gittiği yerler başkaydı, duyduğu sözler başkaydı, söylenilen yalanlar başkaydı. Hiçbiri onun değildi…

Yine canı acıdı. Uyanık olmak güzel değildi, uykuya devam etmeliydi…

Posted in Uncategorized | Leave a comment

itinayla hata yapılır.

Hiçbir zaman öğrenemedim aksiyon filmlerinde mavi kabloyu mu yoksa kırmızıyı mı kesmek doğrudur diye. Doğru karar vermeyi zaten beceremedim hiç. Aramamam gerekirken durduramadım kendimi. Olmamam gereken yerde inadına oldum. Yağmurun yağcağını bile bile şemsiyesiz çıktım sokağa. En serin havada en ince montumla dolaştım dışarda.

Neden bilmiyorum… Oysa öyle asi bir ergen falan olmamıştım hiç. Aşırı yanlış yerlerde, aşırı yanlış insanlarla olmamıştım. Hep sağlam basmıştım ayaklarımı yere. Ne istediğimi bilmiştim hayatta.

Ama işte konu aşka gelince… Ben hiç bilemedim ne doğru, ne yanlış. Ya da var mıydı bu konuda bir doğru bir yanlış? Sürüklendim hep o duyguların peşinde. Tekinsiz adamları sevdim hep. Aklı karışıkları. Hayatı karmaşıkları. Ne istediğini bilmeyenleri. Ben bildikçe ne istediğimi onların daha çok karıştı kafası. Hep gitmekle kalmak arasındaydılar. Hep sevmekle unutmak arasındaydılar. Hep sadık olmakla aldatmak arasındaydılar. Ben sabit dururken olduğum yerde, onlar hep döndü durdu etrafta. Ve ben hep onları toplamaya çalıştım, o kadar sabittim ki vazgeçmedim hiçbirinden.

Ama sanki yoruldum artık. İstiyorum ki, bir adam olsun, karşıma geçsin bak ben bunu istiyorum desin. İstiyorum ki ben değil, o emin olsun duygularından bir kez de. İstiyorum ki, biraz daha belli olsun hayatta varoluş amacı. İstiyorum ki, gitmek istiyorsa gitsin zaten beni bulmadan, kalmak istiyorsa da kalsın hiç tereddüt etmeden. İstiyorum ki, benden daha emin bir adam olsun, arada kalmasın, sabit dursun, bıraksın ben döniyim bu sefer etrafında.

Bir kerecik, lütfen…

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Belki de yazık sana.

Soruları vardı kafasında. Küçüklüğünden beri hep dolanırdı soru işaretleri zihninde. Ama hiç alışamamıştı bu noktalama işaretine yine de, ona ünlemler daha eğlenceli gelirdi, soru işaretiyse sadece acıyı çağrıştırırdı. Yine vardı işte kafasında soruları. Cevap istiyordu zor değildi bu cevabı almak. Alamadı. Yine başladı kendi kendine soru sormaya, yine başladı kendi kendine cevaplamaya. Öyle ya, soru varsa en azından bir kişi cevaplamalıydı onları. Eğer asıl cevaplaması gereken kişiden alamıyorsa o cevabı iş başa düşerdi.

+ Sevmediler mi seni hiç? Tutmadılar mı kucaklarında bebekken? İlgilenmediler mi yoksa pek fazla? Alıştın mı hep bırakıp gitmelerine, bir süre sonra umursamadın mı gelmelerini? Yalnızlık yetti mi sana yoksa? Kendi yemeğini kendin mi pişirdin küçükken? Kimse sana ‘hangarın kapısı açılıyor’ oyununu oynatmadı mı yemek yedirirken? Televizyon karşısında mı geçirdin gündüzlerini saatlerce, beklemez gibi yaparken gelmelerini? Kimsenin yanında pek de rahat hissetmedin mi kendini? Kendini onların hayatlarının neresine koyup sığdıracağını da mı bilemedin? Bir arkadaşının acısına ağlamadın mı hiç? O yanında ağlarken dolmadı mı gözlerin? Can acısı nedir bilmedin mi? Kimseye bağlanmadın mı terk edilmenin acısını yaşamamak için? Kendine bir şey alırken azıcık parandan arttırmaya çalışıp senin için özel olan birine de küçük bir şey almadın mı? Sabah uyandığında anlamsızca mutlu olup sesini duymak istemedin mi? O hastayken sen de aç kalmadın mı? Kimsenin gelişine sevinip, kimsenin gidişine üzülmedin mi? Biri uzaktayken göğüs kafesine kaya oturtcak kadar önemli olmadı mı hiç senin için? Ailenle yediğin kalabalık bir yemekte hepsine gözünün ucuyla tek tek bakıp içinden şükretmedin mi yanındalar diye? Zangır zangır çalan telefonu ‘ya bana cidden ihtiyacı varsa’ diye düşünüp açmadın mı hiç? Hayatında kimseye ‘sakin ol, hemen çıkıp geliyorum’ demedin mi? Kimseyi önemsemedin mi sen, kimseyi sevmedin mi? Kimseye bağlanmadın mı? Hiç ilişkili olmadın mı sen başka insanlarla?

– Hayır.

Verebileceği tek cevap bu olabilirdi. Başka bir şey değil.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

There are two perfectly good men; one dead, and the other unborn.

Çok güzel şarkılar yazan adamlar var. Belki de en sevdiğim şarkı sözlerini yazanlar genelde erkek. İçine işleyen şarkı sözleri, dünyayı zindan eden, dinleyince etkisinden çıkarmayan sözler… Çok güzel şiirler yazan adamlar var. İçinden hayat geçen, duygu akan, birkaç kısa, devrik cümleyle seni vurabilen… Çok güzel yazılar yazan, romanlar yazan adamlar var. Karakterlerin ruhlarını en ince ayrıntısına kadar anlatan, hikayeye seni çekip içinde kaybettiren, bir roman kahramanına seni aşık edebilen… Çok iyi terapi yapan adamlar var. İyi terapistler, ilişkileri güzel gören, onları iyi yorumlayan, duyguyu okuyabilen, empati yapabilen, yansıtabilen, senin için o duyguyu taşıyabilen…

Bunlar var… Böyle duygularıyla yaşayan erkekler… Bir de benim karşıma çıkan kalaslar var. Şimdi merak ettiğim, bu nasıl bir adaletsizlik?

Evet, evet… Bu fazlasıyla kişisel bir post oldu.
Posted in Uncategorized | Leave a comment

Sana hazırlanıyorum. Sen hala benle misin, bilmiyorum. Cevabını duymaya fazlasıyla korkuyorum…

Şimdi bu küçücük yazıyı Ö. okusa der ki, “anlıyorum denemek istiyorsun, ama aradığın adam değil o, yapamazsın onla”. P. okusa der ki, “ya canım benim o kadar çok istiyorum ki mutlu olmanı, ben umutsuz değilim, mutlaka bir şey var bu çocukta, açıklıycak”. A. okusa der ki, “bu adamın ne mal olduğu belli, mutsuz olacaksın, bırak şunu”. O. okusa der ki, “ya güzelim bu çocuk seni üzer, boşver”. D. okusa der ki, “amaaaaaan boşver ya, öyle de üzüyorlar, böyle de, ara gitsin!”. E. okusa der ki, “erkeklerden nefret ediyorum!”.  M. okusa der ki, “sadece susuyorum ve sana kötü bakışlar fırlatıyorum!”.

Bense hepsini hem dinliyorum, hem hiçbirini duymuyorum. Sadece bekliyorum….

Posted in Uncategorized | Leave a comment