halet-i ruhiye

Sabırsızım ben. Dayanamam beklemelere. Hemen olsun isterim istediklerim. Belirsizliklerden nefret ederim, kafa karışıklıkları kaygılandırır beni. Her şeyi bilebilmek isterim, netleşsin isterim yaşadığım karmaşa. Huysuzum ben. Çok çabuk sinirlenebilirim, tersleşebilirim, kötü davranabilirim. Ama o hızla da geçer sinirim, uzatmayı sevmem anlatmayı sevmediğim gibi kavgaları. Kötü şeyleri çabuk unuturum, iyilere tutunurum.Kırılırım zaman zaman. Önemsenmek isterim, aranmak isterim, duyulmak isterim. Olmayınca bunlar içimde bir şey sızlar incecik. O sızının üstünü de çabuk kaparım ben genelde ama alttan alta hep buruk olur içim.

Napcaz şimdi? Ben önce kırıldım, sonra huysuzlaştım, kafam çok karıştı kaygılandım ve şu anda çok sabırsızım.

Söyle bana napcaz şimdi?

Posted in Uncategorized | 2 Comments

lütfen

Gitme bu evden. Hep kal. Sen kapıdan çıkar çıkmaz asıldı suratım. Çalan müzik iyice depresifleşti sanki. Mumları söndürmeden önce bir sigara yakmak istedim, durdurdum kendimi sırf senin için. Telefona sarılıp hemen aramak istedim seni, geri gel diye. Sarılıp uyumak istedim sana, yerine boşluğa sarıldım. Kokunu duymak istedim, yerine rüzgarı kokladım. Sabah yanında uyanmak istedim, yerine çalar saatle uyandım.

Sen sen ol, bir daha gitme, kal bende. Ben sensiz işlevsizim. Bak uyumuyorum, yazıyorum. Aylardır elimi sürmediğim bloguma yazı yazıyorum. Çünkü sen gittin. Bir daha, sakın, sakın, gitme… Kal benimle… Ben sensiz kalınca böyle oluyorum…

Madem beni alıştırdın bir kere, sensiz uyutma…

Posted in Uncategorized | Leave a comment

“gel, gezmelere gidelim biz bulutların asfaltında”

Bazı bazı martı olmak istiyorum. Boğaz üzerinde yaylanarak uçan. Tüylerimi grileştirse de İstanbul’un kiri pası aldırmadan süzülmek istiyorum Moda’dan Adalar’a doğru. Suya dala çıka balık yakalamak, yolcu vapurlarından simit kapmak, sabah balıktan dönen küçük balıkçı takalarından balık çalmak istiyorum. Geze, uça, çala, yiye, günümü bitirdiğimde de herkes uyurken, İstanbul sessizken, arsız bir şekilde bağırmak istiyorum. Ayaklarımın altındaki çatıya sahip binada kimbilir kaç evde insanlar uyurken, ağlarken, sevişirken, belki bazen ölürken, edepsizce “sizin derdiniz umrumda değil ben bağıra bağıra şarkı söyliycem” demek ve insanları öfkeden kudurtcak şekilde çığlıklar atmak istiyorum. Kızılmayacak kadar güzel ama insanları delirtebilecek kadar edepsiz olmak istiyorum.

Martıların en çok olduğu iki şehir; ikisi de aşık olunan… Biri İstanbul, biri Buenos Aires… Kanatlanıp, martı olup, bu şehirlerden biri çekilmez olduğunda diğerine konmak, biraz da onda yaşamak istiyorum.
Posted in Uncategorized | Leave a comment

his karmaşası

Dokunuşu vardı. Ayaklarımı yerden kesmeye yeten. Dokunuşların kokusu olur mu? Ne zaman dokunsa yaz gecelerinin melisa kokusu, tütün kokusuyla karışır içime dolardı. Tadı vardı. Öpmeden bile hissedilen. Tadların sesi olur mu? Onun tadı dalga sesiydi, yaprak hışırtısı, çocuk cıvıltısıydı. Kokusu vardı. Yaklaştığımda başımı döndüren. En ufak esintinin bana taşıdığı. Kokuların ısısı olur mu? Onun kokusu sıcacıktı. Sesi vardı. İçimde çınlardı onu duyunca heyecan, neşe, huzur kaplardı varlığımı. Seslerin tadı olur mu? Onun sesinde sabah mahmurluğunun mayhoşluğu, sigaranın acılığı, kahvenin tortusu, hüznün sarhoşluğu vardı.

Ne çok özlemişim meğer o sesi. Yeniden duyunca anladım.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Murphy, if I could, I would kill you.

Süpermarkette en az insanın olduğu sıraya girersin ama en yavaş çalışan kasiyer o sıradadır. Dört gözle beklediğin buluşmanın günü gelip çattığında ne yaparsan yap saçın düzgün olmaz. O yağmurlu günde yanından son sürat geçen taksi bir tek seni ıslatır yolda birikmiş çamurlu suyla. Gitmek istediğin filmin son biletini senden bir önceki insan alır. Dökmeden mutfaktan salona kadar taşıdığın kahven tam otururken sarsılır, üstüne dökülür. Odayı havalandırmak için beş dakika camı açarsın ve tam da o anda bir sinek içeri girer. Hoşlandığın adamın önünde ayağın takılır tökezlersin. Hayatının aşkı olabilecek adam ortama tam da sen kalktıktan sonra gelir. En sevdiğin elbisenin onu giymeye en çok ihtiyacın olduğu günde kirlide olduğunu fark edersin. Kumandanın pili en iğrenç kanalda, en yüksek seste, en korkunç şarkıda biter. Elektriktler en yalnız anında, en gökgürültülü, en sağanak yağışlı ve en rüzgarlı gecede kesilir.

En çok özlediğin insan en uzaktakidir.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

I saw a spaceship fly by your window did you see it disappear?

Sağanak yağmur vardı dışarıda. Aylardan nisan, günlerden perşembeydi ama sağanak yağmur vardı işte. Ve her zamanki gibi incecik giyinmişti, yanına da şemsiye almamıştı. Islanıyordu ve hafif ürperiyordu, kulağında kulaklık yine aynı şarkıyı dinliyordu. Mırıldanıyordu arada sözlerini “same old scenario the same old rain and there’s no explosions here“.. Karanlık günlerde, yağmurlu günlerde, hüzünlü günlerde nedense dinlerdi o şarkıyı. Bir keresinde genç bir kadının vapurdan atlayarak intihar ettiğini öğrendiğinde üst üste dinlemişti. İçini burkmuştu kadının okuduğu kitabını, çantasını bırakıp kendini denize atması. Belki de babasının halasının Eminönü-Kadıköy vapurunun ilk seferinde intihar edişini çağrıştırmıştı bu ölüm onda. Ölüm yakındı, tanıdıktı, sıradandı, olabilirdi.
Adam  “i’m not a miracle, and you’re not a saint.. just another soldier on a road to nowhere” diyordu şarkıda, tam evine girdiğinde, hava da kararmak üzereydi. Yağmursa şiddetini azaltmıştı. Su kaynattı, yeşil çay yaptı kendine. İçini ısıtacak bir şeylere ihtiyacı vardı. Cam kenarına oturdu, damlaları izlerken kendini birden cenazesini düşünürken buldu. Yapardı bunu ara sıra, kimseye söyleyemezdi böyle garip bir huyu olduğunu ama küçüklüğünden beri düşünürdü içten içe. Kimler gelirdi o ölseydi? Nerede yapılırdı cenazesi? En çok kim ağlardı? Bazen uzatırdı senaryoyu bir yoğun bakım ve hastane sahnesi de ekleyerek. Ailesi orada olurdu, ama çok hayal etmezdi onları, zor gelirdi belki de düşünmek onları. Arkadaşları gelirdi teker teker, onlar hiç bırakmamıştı ki onu orada da olurlardı elbet. Sonra o sırada onu seven, onun yanında olan adam gelirdi, kalırdı orada, sessizce beklerdi bir köşede. Uzaklardaki adam bir gün sonra gelirdi, dayanamazdı alırdı biletini ve dönerdi, sırf onun için. Beklerdi başka bir köşede o da. Sonra doktor içeriden çıkar ve acı haberi verirdi. Ve cami avlusuna geçerdi hikaye… Gözyaşları olurdu bol bol… Bazen bu düşlem ağlatırdı onu gerçekten. Sanki gerçekten ölmüş gibi. Belki de ağladığı bu ihtiyacıydı. Sanki gerçekten sevildiğine inanması için öldüğünü hayal etmesi lazımdı? Bebekliğindeki o ilk terk ediliş miydi acaba sürekli her ilişkiyi ayrılıkla, ölümle düşünmesinin nedeni? Bunu asla bilemeyecekti…
Sonra sıyrıldı bu iç acıtan hayalden. Ve hep otobüslerde düşündüğü o şey geldi aklına, biri zihnini okuyor olsa neler düşünürdü kimbilir onun için. O garip mahcubiyet ve utanç kapladı içini. Ölümüyle insanları üzdüğünü hayal edebilecek durumda olduğu içindi bu utanç. Hatta bu hayali küçüklüğünden beri kurduğu için. Kalkma ve uyanma zamanı gelmişti, her şey bunu işaret ediyordu. Çay da bitmişti, yağmur da durmuştu. Ve şarkı artık altıncı tekrarını yapıyordu, “nothing unusual nothing’s changed, just a little older that’s all“…
Posted in Uncategorized | Leave a comment

Saçmasapan saçmalıklar saçması.

Saçma bulduğum şeyler var şu hayatta.
Örneğin kitaplara trailer çekilmesi. Niye görselleştiriyorsun ki sen benim kitabımı? Belki ben bambaşka bir hayal kurucam, belki esas kadını sarışın, adamı mahmur bakışlı yapıcam? Hayallerimi taciz ediyorsunuz saçma kitap tanıtımlarınızla, bırakın benim kahramanlarım sadece benim kahramanlarım olsun. Başka bir saçma bulduğum şey, 15 yaşındaki kızların kendini 35 yaşında gibi göstermesi. Zaten yaşlanacaksın kuzucum, tamam biraz kadınsı, seksi gözükmek istemeni anlıyorum, kadınlığını inşa etmeye çalışıyorsun falan. Ama yani bir sınırı yok mudur bunun? O kadar makyaj niye taptaze cildine? O derece abartılı saç renkleri niye? Sonra İstanbul’un hiç gitmediğim, abuk subuk, kuytu kenar köşelerine gittiğimde mutlaka bir Japon turist görmemi de saçma buluyorum. Bu Japonlar niye her yerde? Benim daha yeni keşfetmeye çalıştığım o yeri nereden ve nasıl öğrenmişler? En saçmalarından bir tanesi kafayı suya sokmadan yüzmek. Ne anladın sen kafanın tepesi ıslanmadan yüzersen yüzmekten? Suyu bedeninin her yanıyla hissetmezsen, suyun seni kapsamasına izin vermezsen nasıl keyif alırsın ki yüzmekten? Nohut pilav arabaları da çok saçma bence, çünkü cama yapışan o en dipteki nohut ve pilav bence onlar hiç tükenmiyor. Hep oradalar ve çok fenalar, düşünmek bile istemiyorum.
Neyse en saçması da bütün bu saçmalıkları şu anda düşünüp yazıyor olmam. Genelde ben saçmaladığımda, aynen böyle, bir şeylerden kaçıyor ya da kendimi oyalıyor olurum. Aynen böyle…
Posted in Uncategorized | Leave a comment